Sait Faik Abasıyanık, Özdemir Asaf ve Ahmet Üstel, 1954, Emirgan.
Kaynak fotoğraf: Özdemir Asaf'ın çocukları Seda, Olgun ve Gün Arun arşivi.
Kanvas üzerine akrilik ve poster boyası


//
Sait Faik Abasıyanık, Özdemir Asaf and Ahmet Üstel, 1954, Emirgan.
Reference photo: Seda, Olgun ve Gün Arun archive
Acrylic and poster color on canvas


1954’te,  Sait Faik Abasıyanık, Özdemir Asaf ve Ahmet Üstel, Emirgan’da örtüsüz bir masaya oturur. Masaya üç çay ve bir kül tablası konur. Barba masaya üçlü bir şamdan getirir. İnanç birliğini temsilen mumu Sait Faik yakar.

Sait Faik sırtını ölüme, yüzünü yaşama döner. Ölmenin sırası değil ki, o sene piyasa Alemdağ’da Var Bir Yılan çıkmış. Yeni doğmuş üretimin hafifliği çökmüş, tam da yaşamak zamanı! Nerede yaşamak zamanı? Alemdağ'da şöyle demiş: “…İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur… Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”

Dostları çağırmış Emirgan’a, masada üç bardak çay, olduğu kadar çekilir bir hava.
Ardında bir baykuş belirmiş. Derler ki baykuş ölümün simgesidir. Aslında baykuş, eskiden cenaze evlerinde gece açık bırakılan loş ışığa av bulmak için geldiğinden mimlenmiştir. Işığını görür Sait’in, Emirgan’a gelir ama Azrail’in habercisi diye mimlenir.

Bir ibibik belirir baykuşun üstünde. İnsanların gözünü kamaştıran, güzelliğin simgesidir bu kuş. Dalına tünemiş baykuşa kafa tutar: Ey ölümün habercisi! Sen neden burada uyursun? Baykuş kendini açıklamaya güç bulamaz ve konuşlandığı dalı belli etmek istemez. Sesi kesilmeyen bu kuşun canını alır. Tamamen yok edemez, iki boyutlu sessiz bir imge bırakır. “Sen güzelliği sonsuza dek temsil et ama şiiri okuyan kendi sesi ile okusun,” der.

Baykuş’un bu hamlesi tanrıların hoşuna gitmez. Tanrıların öfkesinden korumak için defne yaprakları belirir gökyüzünde. Apollon usulca gelir, defneden bir taç yapmak için şairin son nefesini beklemeye başlar. Nitekim mayıs gelir, baharın turuncusuyla, tan vaktinin kızıllığı içinde nefes verir, geri alamaz Sait Faik.

Özdemir Asaf, Sait Faik’in son birkaç gününde kendisine şunları söylediğini yazar: “Gece boğulacak gibi oluyorum iç sıkıntısından. Dört yanım deniz, kendimi karşıya atasım geliyor. Eskiden hiç duymazdım adada böylesine bir sıkıntı.” Yaşarken denize bakar, yaşama bakar, karşı kıyıyı görür ama olduğu yerde boğulur. En son mavi bir suda boğulurken pardesüsünü alır ve çıkar. 

“Hırçınlığı vardı son zamanlarda. Birçok kişiye kızıyor, onlarla karşılaşmak, konuşmak istemiyordu.”

Asaf, O  sene Atlantik’in kıyı şehirlerini gezer. Dünya gözüne bir sene sonra kaçar.
Üstel o sene kendi yapımcılık şirketini kurar. Asaf’ın akciğeri tekler, son şiirini röntgen kağıdına yazar. Yazısı belirgin mi diye kağıdı ışığa tutar, kafasını kaldırır ve bakar. 81’nin soğuk, donuk yeşil bir ocak günü sırtına ceketini alır ve kapıdan çıkar.

Çok geçmez. 83’ün yakıcı kırmızı bir temmuz günü Üstel de ceketi vurur, Asaf’ı takip eder. O, aksine, ardında acı değil Yedi Bela Hüsnü’yü bırakır. Acıya mesafesi zaten masaya oturuşundan da bellidir.

Asaf denizlerin rengini sevgilide görür.
Üstel okyanusların mercanını sinemaya aktarır.
Üç adam da İstanbul’da gözünü yumar. Bu denizlerle çevrili adada, son fotoğrafları Emirgan’da kalır. Mumu Barba söndürür. Fotoğrafı çekmeceye koyar. Bir dalga gelir, kapatır üstünü her şeyin.
Göz şimdi sadece kızıl tan yerini görür, yeni dönemin şiiri başlar.

Tan vakti:
“Nihai bir tamamlanma, başka bir zamanda güzelliklerin ortaya çıkması
Başlangıcı gibi bitişi zamanın”

You may also like

Back to Top